Süheyla Hanönü Karaca; Ardıç Kuşu’muz O Bizim...

Süheyla Hanönü Karaca; Ardıç Kuşu’muz O Bizim...

Türk dili ve edebiyatı öğretmeni ilkin. Öyle böyle öğretmen değil ama. Haza öğretmen. Bihakkın.

Anne. Haza anne. İki’z kere anne hem de. Osman Aras ile Berat Asaf arasında kalmış, beratını almaya çalışan örnek ve fedakâr bir güzel anne o.

Yazar. Haza yazar. Ay Vakti yüzlü, Türk Edebiyatı özlü, Hece sözlü, Ihlamur kokulu bir yazar. Yedi İklimi özümsemiş Edebistanda yaşayan bir Kitabist o. Ama tek cümlesi, tek tespiti, tek gözlemi Acemice olmayan yazar.

Doktorum Evde filmin başrol oyuncusu Süheyla Hoca. Gazaliloji doktoru Mahmut Öğretmen ile evli. Evde bir felsefe doktoru bir de edebiyat öğretmeni olunca, daha bir zengin daha bir leziz daha bir latif yazılar okuyoruz dergilerde.

Bakmayın otuz sekizinde kitabı yayımlanmamış olduğuna; en az üç dosyası hazır. Adı koyulmamış üç kitabı var, akşam sabah baskıya girecek. (Ağabeyi olarak öneri hakkımı kullanabilir miyim: Ardıç Sesi bir, Karaca Gözü iki, Ceylan Sözü üç.) Türk edebiyatının en üretken beş yazarından birisi olan Aziz Nesin’in ilk kitabı kaç yaşındayken yayımlanmış, bilir misiniz? Sıkı durun: Otuz sekiz. 

Şöyle bir soru sorduğunuzu hisseder gibiyim: Tamam da, yazar yazar dediğin bu Süheyla Karaca Hanönü ne yazarı, neler yazıyor? Haklısınız. Çok yönlü bir yazar bizim Süheyla Bacımız: Denemeci, öykücü ve kitap eleştirisi yazarı.

Üçübi’yerde yazarımız o bizim. İki kere üçübi’yerdemiz üstelik. Deneme, öykü, kitap eleştirisi yazarlığı ilk üçübi’yerdesi. Anne, öğretmen, iyi yazarlık ikinci üçübi’yerdesi.

Mehtap Altan’ın hediyesi bana o. Tamam, adını Ay Vakti’nde görüyordum zaman zaman. Hece’de rastlıyordum. Bazen Türk Edebiyatı’nda karşıma çıkıyordu, evet. Bildiğim, beğendiğim bir isimdi. Ama dünyama girişi, ruberu (yüz yüze) tanışmamız bir Sultanahmet Vakası ile oldu. 70. Yaşı dolayısıyla 28 D. Mehmet Doğan Kitabım yayımlanmış, kitapta yazısı bulunan 14 şair ve yazarın katılımıyla İstanbul TYB’de D.Mehmet Doğan Etkinliği düzenlemiştik. Türkiye’nin - bana göre - en iyi söyleşi yazarı Mehtap Altan’ı da davet etmiştim, o da konuşmacılardan birisiydi.

Pirimiz D. Mehmet Doğan ve eşi başta olmak üzere İstanbul dışından gelen beş altı şair ve yazar (Kosova’dan Zeynel Beksaç, Eskişehir’den Mustafa Özçelik, İzmir’den Mehtap Altan ve Adapazarı’ndan Fahri Tuna) geceyi Sultanahmet Meydanına yakın bir otelde geçirmiş, kahvaltı sonrası, program saatine - 14.00’e - kadar Ayasofya ve At Meydanı’nı teneffüs ve tenezzüh eylerken, Alman Çeşmesi dolaylarında yaşı yirmi sekiz mi otuz mu desem, karaca ve zarif bir hanımefendi yaklaşmış, bizim Mehtap ile sarmaş dolaş oluvermişti bile. Bize de mesafeli ama sıcak bir tebessüm göndermişti. Türk dili edebiyatı öğretmeniymiş İstanbul’da.

Belli ki Anadolu kızıydı. Karayağızlılığı ve buğday benizliliğinden belliydi, evet. Belirgin kaşları ve yüz çizgilerine bakılırsa Elazığ Erzurum Kars dolaylarından olabilirdi. (Koyu kaşları ve siyah gözleri ferman yazdırıyordu zira.)  Öğreniyoruz ki Iğdırlıymış, pek yanılmamışız. Çok sevdiğim bir arkadaşım, Süheyla Hanönü Karaca diye takdim edince haziruna Mehtap, neredeyse bütün şifreler tamamlanıyordu: Iğdırlı yazar ve edebiyat öğretmeni zarif bir hanımefendi. Süheyla Hocam kısaca buydu. (Hâlâ da budur.)

Görev insanı bir yanı da dikkatimi çekti o gün. Grupça fotoğraf çekileceksek o çekiyor, fedakârlık yapıyordu beş yazar arasında. Bu durumlarda birçok edebiyat öğretmeninin yazarlarla fotoğraf çektirmek için gayret sarf ettiğine çokça rastlamıştık ömrümüzce biz. Fedakâr, ağırbaşlı ve onurluydu da. O gün iyiyi kopartmış, sınıfı geçmişti bizden. (Biz kim oluyorsak, ne hakla birilerine geçme/kalma puanı veriyorsak. Yazar şımarıklığımıza sayıver lütfen, ey okuyucu.)

Sonraki aylarda (dergicilik aylık bir hadisedir malum) daha bir yakından takip ettim Süheyla Hoca’yı. Vefalı, iyi insanlığına, dikkatli titiz ve lezzetli metinler üreten bir yazar olma özelliğini de katıyordu gün be gün, ay be ay, yıl be yıl. Takdirim artıyordu her ay biraz daha. Sosyal medyadan yazışmalarımız da arttırıyordu, dostluğumuz kadar projelerimizi de.

Avantalıydı, İstanbul’da öğretmendi evet. Dezavantajlı bir okuldaydı ama. İstanbul’un taşrasında, yarı gecekondu bir bölgede, hem de bir endüstri meslek lisesinde çalışıyordu. Ama olsundu. Her zaman her şartta her mekânda yapılabilecek çok şey, çok şeyler vardı. Olmalıydı. Kahramanlar için engeller, aşılabilecek birer manialardı, o kadar! Öyle yaptı Süheyla Hoca; her ay okulunda bir yazar ağırlıyordu mesela. Bir şairi, bir ressamı, bir müzisyeni, tiyatrocuyu. (Pandemi salgını yolunu kesmese Ramazanda öğrencilerini Karagöz Hacivat ile, İllüzyonist ile de canlı canlı buluşturacaktı. Sözleştiklerine şahit olmuştum telefonda. Üzülme Süheyla Kardeş, bu kara günler de biter, bahar yine gelir; o zaman kaldığın yerden sürat arttırarak devam edersin. Edeceksin, biliyorum. İnanıyorum buna.)

Beni de davet etti okuluna 2020 Şubatında. Salgından üç hafta kadar önce.) Olmaz öyle şey. Bu güne kadar on bir ülkede yüzlerce kez söyleşi imza gününe katılmış olan ben, öyle şaşırdım öyle onurlandım öyle mutlu oldum ki. Bir lise düşünün, bu lisenin bir edebiyat öğretmeni olsun. Bütün okulu sınıfları gelecek yazarla ilgili harekete geçirsin: İletişim bölümü, gelecek yazarla ilgili, on başka yazardan video yoluyla ikişer dakikalık görüşlerle ve sokak röportajlarıyla bir sunu hazırlasın, adeta bir haber belgesel yani. Güzel sanatlar bölümü, gelecek yazarın kitap isimlerini dal dal işleyip adeta bir çınar ağacı hazırlasınlar. Bir diğer panoda ise yazarın insan ve şehir portresinden birer cümle yazarak resim tablosu oluştursunlar. Her sınıftan onar toplamda yüz küsur iyi okuyan-yazan lise öğrencisi, gelecek yazarın birer kitabını (bazıları ikişer üçer adedini) satın alıp bir güzel okusunlar, üstüne üstlük üçer de soru hazırlasınlar. Olmaz, olamaz böyle güzellik ve zenginlik. Muhteşem bir karşılama, muhteşem bir sunum, muhteşem bir söyleşi, imza günü. (Böylesi dostlar başına.) Yazar olmanın onurunu hissettiren bir edebiyat öğretmeni ve öğrencileri işte. Bu şanslı okul Esenler’de gecekondu bölgesinde Anka Lisesi, bu özel ve örnek öğretmen Süheyla Karaca Hanönü, bu talihli yazar da Fahri Tuna.  Bu öğretmen, bu öğrenciler, bu okul sevilmez mi Allahaşkına. Böylesine yorulma bilmez, proje canavarı, donanımlı, çalışkan, vefalı ve becerikli yürek, duyarlı kalem işte Süheyla Hoca.

İyi yazarlar gördüm hayatta, iyi Türk edebiyatı öğretmenleri gördüm ömrümde, iyi anneler gördüm. Kabul. Uhdesinde üçünü birden birinci sınıf olarak barındıran çok az insana şahit oldum. Bu azlardan biri Süheyla Karaca Hanönü’dür.

Yazarlığı öğretmenliğinden ileridir de geri değildir.

Ağrı Dağı eteğindeki güzel bir ovada, bir muhabbet çocuğu (Ekrem Bey ile Muhabbet Hanım’ın beşi öğretmen altı kız evladının üçüncüsü) olarak dünyaya gözlerini açan minik Süheyla, konuşmayı öğrendikten sonra ilk eğitimi, kendisini iyileştiren doktora bile maniler düzen, okuma yazması olmayan bilge bir muallime, bir irfan abidesi, onu masallarla manilerle besleyip büyüten anneannesi Terlan Zaman’dan aldı. Otuz küsur sonra bile gururlandığı şey, yazdıkları ve yaptıkları kadar, Terlan Zaman Mirasını devam ettiriyor olmasıdır.

İkinci öğretmeni Abdurrahim Karakoç mısralarıdır onun: Zaten hayatta en sevdiği dize de Lambada titreyen alev üşüyordur. (Ne garip, bu satırların yazarı için de öyle.)

Yazdıkları içinde titreyen alev üşümelerinin dışa yansımasıdır. Lambanın adı Süheyladır bu şiirde. Yazdıklarının yüreğimizi titretiyor olması, içindeki alev üşümelerindendir gayrı.

Lambası içinde kız. Yani şiiri. Yani edebiyatı. İçi dışı edebiyat kız.

Arınmak arındırmak için yazması bundan.

Süheyla Karaca; Ardıç Kuşu’muz o bizim.

Bizim ardıcımız. Bizden. İçimize dokunması da ondan.

FAHRİ TUNA

 

 


MANŞET XƏBƏRLƏRİ