Süheyla Karaca Hanönü. ERENLERİN BAĞINDAN NE SÖYLER?

Süheyla Karaca Hanönü.   ERENLERİN BAĞINDAN NE SÖYLER?

 

“Aziz dost, sanki Habil’in kanını içmiş gibiyim, o kadar gönlüm bulandı. Sanki tufanda yüzmüş gibiyim, o kadar göğsüm tıkandı. Sanki Eyub ile bir döşekte yattım, o kadar hastayım. Sanki Musa’nın ardından yıllarca süründüm, o kadar bezginim. Sanki İshak ile zikreden bendim, o kadar çaresizim. Sanki İsa yerine çarmıha gerilen ben gerildim, o kadar yaralıyım. Vücudumun her noktasında, ruhumun her köşesinde ayrı bir facianın izi sızlıyor. Fakat hepsinden acısı ilk facianın izidir.”

Yazıma Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Erenlerin Bağından” kitabından bu satırlarla başlamak istedim.

Mensur şiir, edebi türler arasında bir ara tür olarak çıkar karşımıza. On dört bölümden oluşan Erenlerin Bağından kitabı düzyazı olarak yazılmakla birlikte düzyazıya nazaran ritmiyle, ahenk öğeleriyle, sanatlı söyleyişleriyle düzyazıdan ayrılarak mensur şiir özelliği taşır.

Büyük yapı ve metin çözümlemesi bağlamında ele aldığımızda her bölümde kahraman anlatıcı ve dinleyici konumunda olan “Aziz dost” adlı bir anlatı kişisi buluruz. Aziz dost, diye hitap ettiği aslında metnin okuyucusudur. Aziz dost hitabıyla okuru metne dahil ederek okuyucuyu metni okuyarak tüketen konumundan çıkarır. Yazar metnin anlaşılması, yorumlanması, okurun etkin olması amacıyla okurun dikkatini çeşitli dilsel imkanlarla harekete geçirir. Anlatının birçok yerinde retorik(göstermelik) soru cümleleriyle karşılaşmamız da bunun göstergesidir.

Yakup Kadri, yaşadığı döneme duyarsız kalmayan sanatçılarımızdandır. Milli Mücadele yıllarındaki duruşunu memleketin kurtuluşu Cumhuriyetin oluşumunda da sürdürür. Öyle ki romanlarının çoğunda yakın dönem tarihimizin izlerini buluruz. Yazar, 1912 sonrası mistisizme ilgi duyar. Bektaşilikle ilgilenir. Nur Baba romanında da bu etkiyi görmek mümkün.

Erenlerin Bağından kitabının her bölümünde de tasavvufa ve insanlığın bugününe ilişkin kavramlar ve anlatıcının durumu ele alınmıştır. Eserde tasavvuf düşüncesinin anlam alanına ait birçok kavram çıkar karşımıza. İlk vatan(cennet),elest bezmi, safvet, uzlet, nefs, ölüm, öte hayat(ahiret),felek, aşk, bülbül-gül… gibi birçok tasavvufi açılımlı öğeye dair art gönderimler buluruz.

“Yıllar yarlardan, yarlar yıllardan vefasız… Kara baht bir kasırga gibi. Bu ne baş döndürürcü iş? Geceler günleri, günler geceleri kovalıyor. Saçlarımızda aklar akları, alnımızdaki çizgiler , çizgileri doğuruyor. Tevekkül güç, isyan vahim; felek hiç rahmetmeyecek mi? Hayat, aziz dost, onu döndüren kara bahtın kasırgası…”

Metnin birinci bölümünde hayat, ölüm, yok oluş, tükeniş temaları vardır. Dünya hayatının faniliği, ölümün kaçınılmaz oluşu üzerinde durur.  İlk vatan(cennet), elest bezmi, mest olma, adem(yokluk), vecd gibi kavramlar tasavvufi bağlamıyla ele alınır. Ademdeki ezici ve gaspedici kudrete işaret eder. Ölümün kaçınılmazlığından duyduğu rahatsızlık yapılan betimlemelerle sezdirilir.

Pınar perileri, denizkızları gibi sembolik anlatı kişilerine yer verir.

Metnin ikinci bölümümde ağırlıklı olarak “safvet” kavramı ele alınır.

“Bahçelerde sevdalılar kol kola dolaşıyor, mabetlerde zahitler dua ediyor. Nur yüzlü hakimlerle kartal burunlu kahramanlar ardından şarkı söyleyerek bir fecre doğru şen kafileler halinde yürüyor. Şairin hayali hayattan, hayat şairin hayalinde güzel! Kim bilir dünyada daha ne kadar güzel ve iyi şeyler var ki gözlerimiz görmedi, kulaklarımız işitmedi.”

Olumsuzlukların müsebbibi olarak sembolik anlatı kişisi olan cinlerden bahseder. Şairlerin kanatlarını yolan, aşığın gönlüne şüpheyi koyan, şehirlere ateş, milletlere sıtma veren, zamaneye hükmeden cinlerdir nazarında.

“Her uzlet meskûndur ve her uzletin kendine göre sakinleri vardır. Bazısında melekler, bazısında cinler oturur, kiminde periler dolaşır, kiminde develer çömelir. Benim seçtiğim uzlette pınarlar, çeşmeler ve çardaklar var. Bunun için, ekseriya, perilerle cinlere rast gelirim. Küçüklükten beri onlara hürmeti öğrendim; çünkü doğduğum ev tekin değildi ve annem onların adlarını bilirdi. Kiminin erkek, kiminin dişi olduğunu söylerdi. Her birinin ayrı yüzü, ayrı rütbesi var, derdi; gece yere su dökerken ıslanmasınlar diye : “Destur!” diye seslenirdi. Bir akşamüstü, bir çeşmenin başında düştüm; hemen onlara tatlı şerbetler döküldü. Lakin hala anlamadığım bir nokta onlarla münasebetimizin bir sevgiye mi, yoksa bir korkuya mı dayandığıdır?”

Metnin üçüncü bölümünde yine cinlerle karşılaşırız. Anlatıcının İslam inancı gereği cinlerin varlığına inancıyla birlikte onların varlığından duyduğu ürperti sezdirilir.

Öte yandan bu bölümde “saadet” ana tema olarak çıkar karşımıza. Yapılan betimlemeler ve istifham sanatıyla saadetin ne olduğu tanımlanır.

“Bir akşamüstü asmalardan birinin gölgesinde oturuyordum. Biraz evvel pınardan doldurduğum serin kaseye taze salkımları koymuştum. Havada kekik ve merzengûş kokuyordu. An bir tatlı musiki gibiydi. Yaprakların arasından sızan pembe akşam aydınlığına baktım. İçimde sebepsiz bir ferah vardı. Kendi kendime dedim ki: “Böyle anlar bize neden yetmiyor? Saadet bu değil mi? Nedir o içimizdeki obur şey ki en tam zevkte bile: “Daha, daha!” diye haykırır.”

Yapılan betimlemelerle doğaya meyilli, doğada saflığı, berraklığı, huzuru bulan ruhu sezdirir.

Metnin dördüncü bölümünde içerik bakımından “uzlet” kavramıyla karşılaşırız. Uzlet, Tasavvuf Terimleri Sözlüğünde “Halka karışmamak, onlardan ayrı yaşamak, inzivaya çekilmek, günaha girmemek, daha çok ve daha ihlaslı ibadet etmek için toplumdan ayrılıp ıssız ve kimsesiz yerlere çekilmek, tek başına yaşamak” olarak ifade edilir.

Yazar bu bölümün giriş kısmına Tevrat’tan uzlet ile ilgili bir ayet ile başlar: “Kaçtım; uzaklaştım ve uzlete karar kıldım.” Böylelikle metnin amacını ayet alıntısı ile pekiştirmiş olur.

“Yalnızlığımı ve aczimi iki kat fazla ve ürkek duyuyorum. Hiç dert ortağım yok; cehennemi bir değirmen gibi kendi dertlerimi kendim öğütüyorum. Lakin şehirlerde, insanlar arasında bedbahtım.”

Uzlette kalma nedenlerine ve sonuçlarına ilişkin bilgiler verir. İsraf, haset fitne, hile, kibir ve azameti şehirlerin doğurduğuna işaret eder. Uzleti kuvvetlilere vatan, zayıflara gurbet olarak niteler. Şehir üzerinden şehirli insanları eleştirirken uzlete varmanın riskleri ve bedelleri olduğunu söyler aziz dosta. Sükûneti tabiatta bulan anlatıcının sıkıntısı ona göre uzlete erişinceye kadar devam edecektir.

Metnin beşinci bölümü “ayrılık” teması üzerinedir. Ayrılığı yaşayan insandır ve Tanrı2ya seslenir. Yazar bu bölüme Lamartine’e ait Fransızca bir epigraf ile başlar. Bu cümle ile hafızanın bir nimet ya da işkence olup olmadığını sorgular. Metne “Serendip” kelimesini üç kez tekrar ederek başlar. Serendip Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın cennetten gönderildikleri dünyaya bırakıldıkları adanın adıdır.

“O ilk yara, kalbimizin ilk yarası, her şeye rağmen daima sızlayacak mı? Daima sızlatacak mı?” sorgulayışıyla terk edilmeye neden olan yasağın çiğnenmesinden dert yakınıp ilk cezanın acısının hala devam ettiğini, o günden beri bin türlü günah işlediğimizi, binlerce Havvaların binlerce şeytanlarla el ele verdiğini, binlerce ağaçtan binlerce meyveler yediğimizi vurgular.

Metinde duygu olayın önüne geçer. İnsanoğlunun dünyaya geliş hikâyesini facia olarak niteler. Ayrı kalmanın hüznü, riya, ruhun kirlenmesi, kıskançlık gibi aşılamayacak durumlara işaret eder.

“Ey Rab, ey Rab, neden hafızayı mahvetmedin? Unuttun da neden unutturmadın?” diyerek şathiye tarzında serzenişle seslenir Tanrı’ya. Kamışlıktan koparılan ney misali dert yanar anlatıcı. Ezeli bir günahın ebedi nedametini duyurur okura. Sürgün ruhun huzursuzluğuna ortak eder okuru.

Metnin altıncı bölümünde yine uzletten bahseder. İnsan rahatına ve nefsine yönelik olgulardan vazgeçerek uzlete varmanın mümkün olabileceğine değinir. “Açlar defineler bulsun, kibirliler tahtlarda kurulsun; bana bir ağaç gölgesinde bir suyun sesini dinlemek kâfidir.” der. Sükûneti bulmuş, Rabbine yönelmiş bir hal vardır anlatıcıda. “Ne gürültücü Zevs, ne sarhoş Diyanizos, ne korkunç Moloh, ne suratsız ve intikamcı Yehova bize yar değildir.” Cümlesindeki telmihlerle kendi gönlünü rehber edinen bir hali resmeder.

Metnin yedinci bölümünde şair Horatius ve yaşadığı hayata dair bilgileri aktarır. Şairle konuşuyormuş gibi bir üslup takınır anlatıcı.

“Benim dünya yüzünde ne yerim ne yurdum var. Susadığım zaman herhangi bir çeşmeden avucumun çukurunda su içiyorum; gümüşle altını ağyar elinde görüyorum; ne vezirlerin dostu, ne şairlerin üstadıyım, hazin şarkıların hiçbiri gönlüm kadar hazin değil. Başımı hiçbir çiçeğe layık bulmadım. Kederlerim pek ağır. Rüzgârlarla dağılmaz. Ey şair, çünkü senden sonra çok şeyler oldu.”

Anlatıcıya göre Horatius mutlu bir hayat yaşamıştır. Onun yaşamındaki olumlu tabloya karşılık kendi olumsuz yaşamından bahsederek iki zaman dilimi arasındaki değişimleri ele alır.

“Mabetlere küskün ilahlar, tahtlara korkak hükümdarlar ve kürsülere vicdansız hâkimler oturdu. Sefalet, cehalet, nikbet bir kara deniz gibi yeryüzünü kapladı. Bu denizde gurur, hırs, tamah adlı canavarlar dolaşıyor; sefalet hırsı, hırs sefaleti doğuruyor, göklere meydan okuyan ihtilaçlı mabetler kurduk. Yüksekliğiyle baş döndüren evlere kurulduk. Adalar kadar büyük demir ve çelikten gemilerle okyanusu doldurduk. Yüz kartalın kanadından daha kuvvetli kanatlarla bulutların üstüne çıktık, melalimizi avutmak için bin türlü eğlence, bin türlü zevk icat ettik…”

Metnin sekizinci bölümünde ”sevda” ve “ölüm” kavramları vurgulanır. “Sevdada sefa umanlar sevdayı bilmeyenlerdir.” diyerek aşk temalı ünlü anlatılardan önemli karakterleri (Leyla ile Mecnun, Romeo ile Juliette, Abelard ile Heloise) örnek vererek onların sonuna işaretle sevdanın yaralayıcı yanını ortaya koyar. Cinnet hali ile sevda, ölümün azmettiricisi halini alır.

“Evet, aziz dost, sevda ölümden daha zorlu ve ölümden daha yaşlıdır. Adem cennetten kovulduğu için değil, Havva’dan ayrıldım diye ağladı ve ilk kan sevda yüzünden aktı.”

Metnin dokuzuncu bölümünde temel içerik “ölüm ”dür. Bu bölüm adeta Yahya Kemal Beyatlı’nın Sessiz Gemi şiirindeki duyguları çağrıştırır. Ölümün daha çok ayrılık yanı sezdirilir. Ölümü, İslam dinine uygun içselleştirme durumu vardır. Gidenlerin ardından ağlayıp haykıranları, içinde derin boşluk oluşanları resmeder. Ölüm temasına uygun tenasüp sanatıyla karşılaşırız: ölüm, kefen, tabut, karanlık çukur, çürüyen et, çözülüp dökülen kemikler…

“Ey dost, bununla beraber, adlarını saydığım bütün bu büyük ölülerdir ki, çok zaman kalbimden çlüm korkusunu sıyırıyor. Onların gittiği yere gitmekten niçin korkayım? Orası niçin buradan daha kasvetli, daha elim ve daha korkunç olsun? Bahusus ki, hayata bir kıymet verenlerin hepsi de hayattan el çekti.”

Anlatıcı, ölüm sorgulamasının ardından ölümü kabulleniş ve bir teslimiyet hali ile sonlandırır metni.

Metnin onuncu bölümünde sanatçı ve eseri üzerinden estetik değerini koruyan sanat dallarının safvetini kaybettiği görüşündedir. Şiir, saf ve hayran kalplerin sesi olmalıdır, der ve yine aziz dosta seslenir:

“Evet, aziz dost, insanlar hala bin türlü güzel şeyler yaratıyorlar. Lakin bütün bu güzelliklerde şeytani bir cazibe ve şeytani bir füsun var. Kalbe inşirah yerine ihtilaç veriyor. Bestekârın musikisinde sayıklayan bir humma, heykeltıraşın putunda yoran bir hareket ve mimarın binasında ezen bir azamet var. Zira bu sanatkârlar o ilahi, o iptidai safveti kaybettiler.”

Şeytana mahsus olan benliğin, hudutsuz kibrin sanatkârı müttaki ve abitten ayırdığını, şiire de masivanın karıştığına işaret eder. Mabedi yapan mabuda inanmıyor, ilahiyi besteleyenin gönlünde şüpheler hıçkırıyor, diyerek yaşanan çatışmalara değinir.

Anlatısını yine temennilerle sonlandırır:

“Ta ki, burada da İsa’nın gölgesinde yattığı zeytin ağaçları ve pirimiz Yunus’un yemişinden yediği erik ağaçları ve nar bahçeleri ve üzüm bağları ve güzel kokulu kekikler ve kızıl yapraklı defneler ve sular üstüne eğilmiş söğütler hâsıl olsun… Ve ta ki, kederden dili tutulan şairin kalbine biraz ferah gelsin.”

Metnin on birinci bölümü “saadet” teması taşır. Şeytanın ruhumuza üflediği ihtiras, arzu, tamah ve hasret rüzgârlarıyla oradan oraya atılan ruhumuzun mutluluğa nasıl ereceğine dair yol gösterici, öğüt verici bir üslup takınır. Arzuya kement vuran, tamahı bağlayan ve hasedin tırnaklarını söken ve masivayı yere gömen el, bahtını kendine ram eden kahramanın elidir, diyerek insanın cenneti özünde taşıdığını, kendisine dönmekle hep içinde taşıdığı ama farkında olmadığı mutluluğa erişebileceğini belirtir.

Metnin on ikinci bölümünde bülbül-gül bağlamında soru cümlelerinin yoğunluğu dikkat çeker. Anlatıcı karşısındakiyle konuşurken sık sık sorular sorarak anlatmak istediklerinin pekiştirilmesini sağlar. Bir dert yanma, dertleşme hali hâkimdir. Anlatıcı, Rabbine yakaran bir ruha dönüşür.

“Ey yuvasız bülbülden daha garip olan ruh, söyle sığınağın neresidir? Nerede ve hangi gün karar kılacaksın? Seneler geçti aradığını bulamadın, çırpındın, bağırdın, kimseler bilmedi; kah bu dalda, kah o dalda aram etmek istedin, muvaffak olamadın. İçinde taşıdığın telaşı etrafa vermek istedin, kimseler almadı. Ezasını terennüm etmekten başka bir şey bilmeyen avare bülbül, söyle yuvan nerededir? Söyle eşin kimdir?”

Metnin on üçüncü bölümünde “Aziz dost! Günler günleri, aylar ayları, yıllar yılları kovaladı. Saçımızda aklar akları, alnımızda çizgiler çizgileri doğurdu fakat nedendir bilmiyorum, kalbimizin kökünde yanan ateş hala sönmedi. Bu ezeli hummada, ilahi inattan bir kudret var” girişiyle anlatıcı, gençlik dönemine dair hatırladıklarını ve zamanın getirdiği değişimi bir arada verir. Kleopatra örneği üzerinden aşk, zaman olgusu, anılar ve değişim kavramları ile etkileri ele alınmış.

Metnin on dördüncü bölümü öyküleyici üslupla başlar. Kızıl saçlı varlığın konuşması, anlatıcının yanıt vermesi ile aktarılır.

Erenlerin Bağından metni, bir tümceler yığını değil tümceler arası belirli ilişkilerden meydana gelen bir bütünlük arz eder.

Tasavvuf olgusu eserde hâkim olmakla birlikte bu metnin bir tasavvuf öğretisi niteliğine sahip olup olmadığı tartışılabilir. Tasavvufi düşüncenin yolunu göstermesi, anlatıcının manevi tarzı, sorgulayışları tasavvufi bir nitelik kazandırmıştır esere.

Metindeki istifham, tenasüp, tekrir gibi sanatlar, söz oyunları ve genel ahengi ile metnin yapısı içerik ve bildirişim bütünlüğü sağlamıştır. Okur, bu metinden yazarın iç dünyasına dair ele aldığı konuları devşirecektir.

 

 

 

 

 


MANŞET XƏBƏRLƏRİ